Akademi’nin tüm geliri Oscar gecesinden

Altın At’ın bire bir Oscar töreni düzenindeki dört buçuk saatlik kapanış gecesinin sabahında töreni nasıl bulduğumu soran Davis’e “Hep sizin suçunuz! Herkes sizi örnek alıyor!” diye sitem ettim. O da kahkahalar atarak “Bu dört saat en büyük günahımız, üçe indirelim diyoruz, beceremiyoruz!” itirafında bulundu! Davis’i karşıma almışkan kulis de yaptım: Almanya’nın Oscar aday adayı, Sibel Kekilli, Derya Alabora, Settar Tanrıöğen ve Ufuk Bayraktar’ın rol aldığı “Ayrılık”ı izlemiş, “zor ama iyi yapılmış bir film,” diyor. “Bal”ımızı izlemeye söz verdi, kendi de arıcılık yapıyormuş! Haydi hayırlısı!

Emeklilik kararınız kesin mi?

Bir kere kamuya açıklayınca geri dönüş olmaz herhalde! Yeni bir müdür arayışının ortasındayız. Yine işin içinde olacağım, ama yeni kişinin yoluna çıkmadan! 20 yıldır Genel Müdürüm, 30 yıldır da Akademi’de çalışıyorum. Artık görevimi tamamladım. Başka bir şey yapmanın zamanı.

Biz ışıltılı dış kabuğunu görüyoruz bu işin ama çok zor bir görev olmalı… Altı binden fazla üyesi bulunan, sanırım yönetim kurulu da her yıl değişen koca Akademi’yi yönetiyorsunuz…

Yönetim Kurulu her yıl kademeli olarak değişir. Size biraz ayrıntı vereyim. 14 branşımız,  çoğunun da üçer yöneticisi var: Üç yazar, üç görüntü yönetmeni, vs. Üç yıllığına seçilirler ama her yıl biri seçimle yenilenir. Sanırım bu yıl yeni beş yöneticimiz olacak. İyi bir sistem genelinde, tam bir nöbet değişimi yok ama kurumun tarihiyle uyumlu bir kamp nöbeti devralıyoruz.

Etrafınızda sürekli değişen insanlar oluyor, her gelen yeni fikirler, yeni görüşler getiriyor, değişiklik istiyordur, ama siz hep oradasınız!

Başkanlar birer yıllığına seçilir ve üst üste dört dönemden fazla seçilemez. Genellikle üç dört yıl kalırlar. Ama haklısınız, Genel Müdür tarihin bekçisi gibi kalır ve Yönetim Kurulu’na niye öyle yaptığımızı, niye böyle yapmadığımızı, neyi iyi yaptığımızı anlatır.

Tek başınıza sürekli hesap vermek zorunda kaldığınız bir sistem bu? Sizin için başlıca zorlukları neydi? Ya da avantajları?

Akademi’nin yöneticilerinden biri seçilmek büyük bir onurdur. O yüzden yöneticiler, Yönetim Kurulu’ndaki üç yazar, üç sanat yönetmeni ve onlardan oluşan Yönetim Kurulu üyeleri zeki ve becerikli kişilerdir genellikle. Başkanın da bu kurul içinden seçildiğini düşünürseniz hiç de aptal başkanlarımız olmaz. Genellikle sağduyulu, örgütle ilgili kişilerle çalışırım. Bunca yıl çalıştığım her başkanla şansım yaver gitti. Zaten bu bir takım işi. Genel Müdür örgütün akçalı işlerinin başındadır. Bütün film arşivcilerimiz, bütün kütüphanecilerimiz, programcılarımız bana bağlıdır. Başkan ise örgütü oluşturan sanatçıların başıdır. Ama teknik olarak, şimdi yaptığımız gibi Akademi Ödülleri’ni düzenlemek ortak bir çabanın ürünüdür. Gösterinin yapımcılarının kim olacağına, sunuculuğu kimin üstleneceğine birlikte karar veririz -umarım ben Los Angeles’a dönene kadar birini bulmuşlardır, hala bir sunucumuz yok ve zamanımız daralıyor! Çok hareketli bir ortamdır, sürekli bir şey ortaya çıkıverir, zaman zaman çok eğlencelidir.

Sizin işinizin dünyada bir eşi daha yok. Geriye dönüp baktığınızda bu otuz yılı yeniden yaşar mıydınız?

Yeniden yaşardım elbette, altı çizilmesi gereken soru “Aynı şekilde yaşar mıydım?” Bazı küçükdeğişiklikler yapardım! Ama genelinde çok memnun ediciydi. İyiye giden birçok şey benim sayemde değil. Tek gecelik bir gösteriden elde edilen gelire bağımlı hale geldik. Kar amacı gütmeyen bir örgüt için çok ayrıksı bir durum. Neredeyse tüm gelirimiz yılda bir geceden kaynaklanıyor. Gelirimizin yüzde 92′si! Muhteşem film arşivimiz, kütüphanemiz, para kaybetmesi garantili olan bütün girişimlerimiz Oscarlar tarafından karşılanıyor. Bu da bizim için çok önemli. Okul ya da hastane misali her kar amacı gütmeyen örgüt için çok büyük bir zorluk olan fon sağlama yükünü omuzlarımızdan kaldırıyor. Ödemeleri nasıl yapacağımız düşünmeme lüksüne sahibiz. Ayrıca bir projeye el atarken paramızın yetip yetmeyeceğini düşünmek zorunda kalmıyoruz. Ben bir film arşivi oluşturabildim. Göreve geldiğimde film arşivimiz yoktu. Kongre Kütüphanesi ya da UCLA ile kıyaslandığında devasa bir şey değil ama çok iyi bir arşivimiz var. Elbette Akademi’nin tarihine yoğunlaşıyoruz. Eski aday filmlerin iyi kopyalarını arıyoruz. Herhalde dünyadaki en iyi belgesel film arşivine sahibiz. Çok ilginç bir durum. Çünkü belgeselleri iyi durumda korumakla ekonomik yönden ilgilenen bir stüdyo yok. 1972 yılında ilginç bir film çekmiş bir belgeselciye “Negatiflerin nerede?” diye sorduğunuzda “Yatağımın altında” ya da “Birkaç yıl önce izini kaybettim” yanıtlarını alıyorsunuz! Sonra bir kopyasını çıkarmak için en iyi birinci  jenerasyon baskısını arayıp buluyorsunuz. Ama bu müthiş bir  hizmet. Başka arşivler de yardımcı olmak istiyor ama arkalarında bir stüdyo yok. Ayrıca çok heyecan duyduğum bir konu da dijital restorasyon için öncülük etmemiz. Genel olarak dijital arşivcilik ilginç bir sorun haline gelecek yıllar geçtikçe. Herkes artık çözüm bulundu, dijital var, selüloidin solması nedeniyle kaygılanmamıza gerek yok diye düşündü. Ama henüz dijitali kurtaramadık! Kimsenin henüz dijital bir depolama yöntemi bulduğu yok. Alıştığımız depolama yöntemi olan selüloid kopyanın bir yüzyıl dayandığını biliyoruz. Dijital hard copy değişip duruyor. Bütün kütüphanenizi DVD’ye aktarsanız on yıl sonra DVD player bulamayabilirsiniz. Bütün koleksiyonunuzu sürekli bir ortamdan diğer ortama göç ettirmek zorundasınız. Ki bu da daha pahalıya patlayacak. Bana ilginç gelen bunun sadece bir film sorunu olmaması. Her tür görsel ve yazılı bilginin yanı sıra astronomların da bir depolama sorunu var. Her gece gökyüzünün fotoğrafını çekiyorlar ve yirmi yıl sonra bu verilere ulaşmak istiyorlar. Sağlık raporları, röntgen filmleri, vb. yıllar sonra nasıl elde edilecek? Bunlara çözüm bulmaya çalışıyoruz.

Sizi bu konuda böyle tutkulu görmek beni şaşırttı doğrusu…

Geçmişi korumak için çalışmaya başlıyoruz. Bir sanat formu olarak sinema henüz kendini yeterince gösteremedi. Eğer hem kütüphaneyi hem arşivi geliştiremezsek insanlar uzun vadede ne bulacak? Üç beş gün sonra değil yüzyıl sonra. Böylece ilgim arttı.

Akademi’nin bütün gelirinin Oscar gecesinden kaynaklandığını söylediniz. Bu yüzden o kadar görkemli bir gösteriye ihtiyaç duyuyorsunuz. Sizce bu sinemanın esas niteliğinin, en iyi sinemacıların ödüllendirilmesinin önüne geçmedi mi? Burada bir çelişki yok mu?

Nereye varmak istediğinizi anlıyorum, kesinlikle haklısınız. Akademi 1929 yılında kurulduğunda amacı filmin bir sanat dalı olduğunu göstermeye çalışmaktı.  Sinema 1927 yılında oldukça sofistike bir sanat dalıydı dünyanın her yerinde. Görüntü yönetmenleri ne yaptıklarını biliyorlardı, yazarlar daha sofistike yazıyorlardı. Halka bunun artık edebiyat, resim, müzik, heykel ile yan yana anılacak bir sanat dalı olduğunu, diğer sanat dalları gibi üniversitede eğitiminin verilebileceğini göstermek gerekiyordu. Elbette her film başyapıt değildir, bazıları bugün çerçöp sayılır. Ama “Biz sinemayı yapanlar her yıl bir araya gelip en iyileri olduğunu düşündüğümüz işlere ödül verelim” diye yola çıktılar. O zaman bütün Amerikan sinemasını da değil sadece Hollywood’u düşünüyorlar, New York’a güvenmiyorlardı! Zamanla kademeli olarak görüş açılarını genişletmeleri, dünyaya açılmaları çok ilginçtir. Yine de 1948′de Hamlet Oscar kazandığında -ilk ödül kazanan İngiliz yapımıdır-  dergiler, gazeteler ayağa kalktı! “Bu bizim ödülümüz olmalıydı, nasıl bir İngiliz stüdyosuna verirsiniz” diye. Dil aynı bile olsa bir şoktu bu! İkinci Dünya Savaşı’ndan o yana Yabancı Dilde Film Ödülü de veriliyordu. O da çok iyi ilerleme kaydetti. Kaplan ve Ejderha’nın birçok dalda adaylık etmesi gibi durumlar sıradanlaştı. Bütün bunlar çok iyi, Akademi’nin kökenindeki gibi sadece Amerikan halkına değil bütün dünya halklarına hitap edebilen, müthiş başarılı filme dikkat çekiyor. Ama bunu yaparken fazlasıyla içe dönük, zor, küçük filmlerle o geniş kitleyi kaybeder mi? Amerika’daki, dünyada birçok yerdeki film endüstrileri ekonomik yönden 14 yaşındaki oğlan çocukları sayesinde ayakta durur. Patlamalar, yumruklaşmalar, çizgi roman kahramanları… O kitle artık Oscarları izlemiyor! O filmleri aday göstermiyoruz. Görsel efektler, ses efektleri gibi dallarda ancak. Yakın geçmişte aday gösterdiklerimiz Amerika’nın orta boy şehirlerinde gösterime bile girmeyen, zor filmlerdi. Filmi bile görmeyen insanlar töreni neden izlesin? Bu da geçen yıl bizi on adaylı sisteme götüren uyaranlardan biriydi. Hollywood’dakiler iyi yapılmış bir canlandırma film ya da komediye burun kıvırdıklarından değil ama adaylar arasında biraz çeşitlilik sağlamak, ayrıca bir yıl içindeki film manzarasından bir enstantane yakalamak isteğinden. Geçen yıl işe yaradı! Hangileri fazladan adaylardı, hangileri hala beş film seçiyor olsak listeye girerde bilmiyorum. Ama bazı büyük filmlerin yanında Yukarı, Blind Side, birdenbire ortaya çıkan Güney Afrika bilimkurgu filmi District 9 vardı. Ben en iyi film listemizde düzenli olarak canlandırmaların yer almasını, bir büyük komedi olmasını isterim. Bu yıl henüz muhteşem bir komedi çıkmadı ama… Bir belgeselin o listeye girmesi eli kulağındadır. Yabancı dilde filmler her daim adaylığa müsaittir…

Her ülkenin resmi olarak bir filmi aday göstermesi gerekiyor. Nuh’un Gemisi gibi! Oysa bazı ülkelerden birden fazla film adaylık elde etmeyi hak ederken yılda üç film üreten bir ülke ile eşit durumdalar. Bence  burada etik bir sorun var…

Var… Bu konuya dikkat çeken ilk kişi değilsiniz. Unifrance’ın başkanıyla da tartıştık. “Biz yılda 400 film üretiyoruz, tek film seçmek zorundayız. İzlanda 2 film üretiyor, onlar da bir tane seçiyor” diye itiraz etti. Eğer kategorinin adına istinaden düşünürseniz elbette adil değil. Sanırım sorun da burada: Yabancı Dilde Film deyince sanki yabancı dilde çekilmiş bütün filmleri, her yıl vizyona çıkan binlerce filmi izlemişiz gibi bir izlenim uyanıyor. Elbette böyle bir şey mümkün değil. Pratik bir çözüm bulduk: Akademi üyelerinin 250 kişilik bir komitesi var, 62 ülkeden gönderilen filmleri Ekim ortasından Aralık ortasına dek izliyorlar. Oldukça sıkı bir görev. Ülkenizde yapılan bütün filmleri gönderin, değerlendiririz diyecek halimiz yok. Unifrance’ın başkanıyla tartıştığımızda Dünya Kupası’nın olduğu yıldı. Kupayı örnek gösterdi. Ben de “Aha! Brezilya Dünya Kupası’na kaç takımla katılabiliyor?” diye sordum! Meseleyi kavramaya başladı, tamamen adil değil ama yılda 400 film üreten ülke, yılda 2 film üreten ülkeye kıyasla daha iyi filmler seçebilir! Olimpiyatlar gibi bir şey. Belki Dünya Kupası en iyi örnek. Ayrıca “Filmler artık uluslararası oldu nasıl bir filmin tek bir ülkeden olması gerektiğini söyleyebiliyorsunuz?” diye soruyorlar. Bunu da anlıyoruz, zaten belli bir ülkede olması gerektiğine dair çok gevşek bir tanımımız var. Yine de hala Dünya Kupası gibi. Futbol takımları da uluslararası kadrolardan oluşuyor, ama İspanya Milli Takımı İspanyol yurttaşlarından oluşmak zorunda. Yani bize ‘en Fransız’ filminizi gönderebilirsiniz. En iyi filminizin hangisi olduğunu biz size söylemiyoruz, siz onu seçiyorsunuz. Ayrıca her yıl farklı ülkeleri onurlandırmak istiyoruz. Sayı serbest  kalsa beş adayın dördü birden Fransa’dan çıkabilir. Bu da anlaşılır, o filmler diğerlerinden iyidir belki. Ama biz bütün o ülkelerden sinemacıları onurlandırmak istiyoruz. Peru’nun adaylık elde etmesi hoşumuza gidiyor. Tamamen adil değil, dikkat çektiğiniz nokta kesinlikle doğru, tam teşekküllü bir film endüstrisi olan bir ülkeyle bir film endüstrisi bile bulunmayan bir ülkenin aynı kurallara tabi olması eşitliğe aykırı, ama ne yapmaya çalıştığımızı sanırım anlatabildim.

Bu yüzden mi son yıllarda önce dokuz filmlik bir aday listesi oluşturup, sonradan beşe indirmeye başladınız?

Bilmem bundan söz etmem doğru mu… Tamam size anlatacağım! Onca filmi izlemesi gereken 250 kişilik komiteden söz etmiştim. Çok zor bir iş eğer kendiniz de bir film yapımının ortasındaysanız. Gençsiniz, aileniz var, onları görmek istersiniz ara sıra her geceyi yabancı filmler izleyerek geçiremezsiniz! O yüzden komite daha çok Akademi’nin emekli üyelerinden oluşuyor. Yıllar boyu onların biçimdeki yeniliklere açık olmadıklarını gözlemledik. Sanırım bütün sanatlarda öyledir: Daha yaşlılar sanatın kendi gençliklerindeki gibi olanını sever. Anlatı teknikleri değiştiğinde onları kaybedersiniz, soğurlar. Bu yüzden bırakıyoruz geniş komite altı filmi seçsin. Bir de idari komitemiz var yine sinemacılardan oluşuyor ama yeni kuşaktan. Onlar da üç tane daha seçiyor. Eğer geniş komite tarafından seçilmemiş gerçekten harika filmler varsa onları ekliyor. Hangilerinin ilk altı, hangilerinin eklenen üç film arasında yer aldığını açıklamıyoruz. Böylece dokuz filmi buluyoruz. New York ve Los Angeles’ta üçer günlük hafta sonu gösterimleri yapıyoruz. On kişilik komitemiz ki geçen yıl Sidney Lumet bile vardı aralarında her gün üçer film izliyor: Üç tane Cuma, üç tane Cumartesi, üç tane Pazar günü.  Beş adayı belirliyorlar. En İyi Film dalındaki yöntemin tersini yapıyoruz belki ama böylece büyüleyici filmleri seçebiliyoruz.

Anlattıklarınızın toplamı olarak soruyorum: Son yıllarda Akademi üyelerinin genel eğiliminde çarpıcı bir değişim oldu. Daha küçük bütçeli, daha yüksek kaliteli filmlere yöneldiler çünkü büyük yapımların içeriği zayıfladı…

İlginç bir sorun film ödülleri. Ben Akademi’de çalışmaya başladığımda gazete ve dergilerde ödüllerin hafif filmlere verildiği, popüler müzikallere, büyük kolay anlatılara prim verdiği yazılırdı. Oysa şimdi durum değişti: Akademi’nin popüler zevkini kaybettiği, fazlasıyla içe dönük olduğu, büyük filmlerden anlamadığı yazılıyor. Sarkaç hangi yöne sallanırsa sallansın eleştiri alırsınız. On adaya genişlemenin bunu düzeltebileceğini sanıyorum. Bir yıllık deneyle çözüm sağladığımızı iddia etmeyeceğim, ama biz kesinlikle ilk on adaylık deneyimden memnun kaldık.

Doğrudan Akademi için söylemiyorum ama Amerikan film endüstrisi her daim azınlıklara -siyahlara, sayıca azınlık olmamakla birlikte ötekileştirildikleri için kadınlara- fırsat tanımamakla eleştirilmiştir. Kişisel görüşünüzü merak ediyorum, Akademi ödüllerine bakınca çok az kadının ve çok az renkli ırktan kişinin adaylık elde edip ödül kazandıklarını görüyoruz. Sizce bu eşitsizlik bilinçli mi?

Bana bu soruyu sormak için uygun bir yıl çünkü En İyi Kadın Yönetmen Ödülü’nü Kathryn Bigelow’a verdik! Bir kadın fırsat yakalayınca Akademi onun işini takdir etmekten memnuniyet duyar. Bence bu azınlıklar için de geçerli. Eğer meşruiyetinizi korumak istiyorsanız ödülünüzü sırf cesaretlendirmek için bir siyah yönetmene veremezsiniz. Herkese aynı standartları uygulamak zorundasınız. Hele son zamanlarda siyah icracıları ihmal ettiğimizi söylemek mümkün değil.  Geçmiş yıllarda Hispanik sinemacılar, sadece oyuncular değil, endüstride şans elde etti. Siyahlar, kadınlar eğer gerçekten bu şansı kullanırlar ve iyi filmler yaparlarsa, kategorilerinde ‘en iyi’ seçilebilirler.  Akademi son derece liberal bir kurumdur politik açıdan. Bize sürekli takılırlar bu yüzden, çok az Cumhuriyetçi vardır üyelerimiz arasında. Farklı gruptan birini bulmaya ve onların bir filme muhteşem bir katkı yaptığını keşfetmeye bayılırlar. Herhangi bir önyargı olmadığına kesinlikle eminim ama sinema tarihi boyunca azınlıklar için bir film yapmanın zor olduğu da gün gibi aşikar. Bu durum değiştikçe, ödüller de değişime ayak uyduracaktır.

Akademi’de Demokratların Cumhuriyetçilerden fazla olduğunu söylediniz…

Aslında bu doğru mu değil mi emin değilim, şaka da olabilir! Anket yaptığımızda sormuyoruz! Sadece yaş falan soruluyor.

Yine de Hollywood’un liberal eğilimi herkesin malumu… Peki kaç kadın, kaç renkli üyeniz olduğu belli mi?

Bu tür istatistikler tutmuyoruz. Ben işe başladığımda çok çok az kadın vardı. İstatistik olarak fena değildi, çünkü en geniş branşımız oyunculardır. Onların da yarısı kadın. Ama görüntü yönetmenlerine bakınca sadece bir kadın vardı. Yazarlar arasında sayıları pek azdı. Ama bu da değişiyor. Birçok seçkin kadın var artık. Hatta bir ara Yönetim Kurulu’ndaki üç yapımcı da kadındı! Pek çok kurgucu kadın, yazarlar artık yarı yarıya. Artık daha fazla kadının iyi yazdığı, iyi yapımcılar olduğu kabul ediliyor. Onları bünyeye alıyoruz. Halen daha kadın görsel efekt uzmanı yok, birkaç tane  kadın görüntü yönetmeni var.  İlerleme kaydetmemiz gereken bir alan var. Bir de olayın heves yönüne bakın: Sadece birkaç tane siyah sesçi var. Çünkü genellikle sinema okulundaki Afrikalı – Amerikalılar sesçi, görsel efektçi olmaya hevesli değiller. Yönetmen, yazar, yapımcı olmak istiyorlar, bu sayede daha çok kişiye hitap edebilecekleri için. Diğer dallara yönelseler orada da sayı artardı…