Sinema, İz Bırakır… Değiştirir…

SİNEMA, İZ BIRAKIR… DEĞİŞTİRİR… ESMA BELGİN ÖZDEMİR/SİNEMALİFE

Başlıktan da anlaşılacağı gibi, sinema iz bırakır, gerçekten de değiştirir. Her izlediğimiz filmde mutlaka kendimize pay çıkartır, sahneler gözümüzün önünden kayıp geçerken hayatımızdan da mutlaka bir şeyler buluruz. Ama o izlediğimiz filmlerden kimilerinin terapi olduğunu hiç düşündünüz mü? Yedinci sanat dalı olan sinemanın böyle bir özelliği de var. Sinemalife okuyucuları için Avrupa ve ABD’de oldukça yaygın olan film terapisini konunun uzmanı Fransa’da yaşayan Psikopatolog ve Türkolog Deniz Keziban Çakıcı’ya sorduk. Film sayesinde, ‘Ölmüş ya da körelmiş bir duygu yeniden canlandırılabilir’ diyor Çakıcı. Uzun lafın kısası buyurun keyifle okuyacağınız film yolculuğuna çıkın.

Film terapisi nedir?

Kısaca çözümleme tutkusu, anlama arzusu, farkındalık yaratma hali diyebiliriz. Film terapisi, diğer terapi biçimlerinde de olduğu gibi yalnızca bir farkındalık yaratma hali değildir. Her şeyden önce, yaratıcı bir kendini tanıma ve tanımlama halidir: Temelde yer alan film öyküsünde, iki şey arasında gidilip gelinir: Tutku (çözümleme-çözülme) ve ötekini, özellikle de kendini, kendindekini (hissi-manayı) anlama arzusu.

Hemen şunu ekleyelim: Film terapisi Avrupa’da eğitimde ve grup terapilerinde çok kullanılan bir yöntem. Fakat resmi olarak tanınmış bir terapi yöntemi değildir. Fikir ilk kez ABD’de açıklandı. Hatta Pentagon bünyesinde, Vietnam yenilgisinden beri travma yaşamış askerler için iyileştirme yolu olarak kullanıldığı biliniyor. Örneğin Irak’tan dönen askerlere, Irak’taki savaş sahneleri sanal olarak yeniden yaşatılıp içinde bulundukları ruhsal durumu kontrol altına alma yöntemleri öğretiliyor. Bu her ne kadar travma terapisiyle ilgiliyse de, kullanılan malzeme sanal ortam ve filmdir.

Film nasıl iyileştiriyor?

Film terapisinde kullanılacak sanat yapıtının kalitesi oldukça önemlidir. Gerçek bir sanat yapıtı her anlamda sınırları aşar, duyguyu yönlendirir, bir perspektifi vardır. Aynı zamanda bünyesinde barındırdığı özgürleştiren gücü ve sanat yapıtı çerçevesindeki insan yaşamını, izleyiciye ödünç verir. Bu ödünç alınacak şeyler için de, film izleme esnasında oldukça yoğunlaşmak gerekir. Sözünü ettiğimiz yoğunlaşma yalnızca filme dair değil, o filmden ödünç alınacak her tür yaşam deneyimine dair geliştirilen bir yoğunlaşma formudur.

İzlenen filmdeki kareler, -tıpkı diğer bazı terapi biçimlerinde kullanılan resimler gibi- akıl ve idrak yanında en çok da duyguya dair bilinçdışı resimleri ortaya çıkarmakta kullanılır. Ölmüş ya da körelmiş bir duygu, rasyonalize edilip bir mantık çerçevesine oturtulmak yerine, yeniden canlandırılabilir. Ya da iletişim güçlüğü olan birine kendini ifade etme, içine saklanmış sözcüklerini yeniden bulma yolu açabilir.  Bu bir iyileşme, kendini iyileştirme biçimidir.
İnsanlar kendi yaşamlarını, bir film çerçevesinde yeniden tanır, tanımlarlar. Çözüme götürecek sözcükleri bulup daha sonra kendi reel yaşantılarına dair sorunları doğru aktarırlar. Beyaz perdede anlık aşklar yaşar, aşık olduklarını terk eder günlük yaşama hükmeder ve anlık bile olsa, duygularını özgür bırakıp kimi kez kendi yaşantılarının sorularını, kimi kez de yanıtlarını bulurlar. Bu dediklerim elbette kaliteli herhangi bir kitap için de geçerli. Filmin avantajı aynı zamanda görsel de olması. Birçok duyuya birden hitap edebilmesidir.

İzleyici için, bir filmde çözücü, özgürleştirici olan şey nedir?

Bir filmin çözücü özgürleştirici olması yalnızca o filmin dramaturjisine bağlı değildir. İzleyicilerin kendilerine özgü halleri, algı mahiyetleri, keyfiyetleri ya da o konuya dair hassasiyetleri, çözülmede her zaman çok önemli bir rol oynar. Mizah anlayışından yoksun birine, onlarca Oscar ödülü almış bir komedi göstermek isteyin, öncelikle o kişi o filmi değil başka bir filmi talep edecektir. Diyelim ki ikna ettiniz o filmi izlemeye razı oldu – ‘razı oldu’, deyimi bile terapiyi, terapi olmaktan çıkarır zaten- anlık bile olsa bedeninde bu durumdan dolayı bir rahatsızlık hissedecektir. O filmin kendisine işlemesine ya çok az izin verecektir ya da bilinçli ya da bilinçsiz kendini filme kapayacaktır.

Zaman zaman bazı filmler ve dizi filmlerin etkisiyle gerçek hayatta şiddete başvurma oranının, öldürme ve intihar olayların artmasına, hiç birimiz yabancı değiliz. Bir filmin ya da filmdeki karakterin insanlara hitap etmesi o filmi güçlü kılabilir. İzleyicinin o filmdeki bir oyuncuyla kuracağı identifikasyon, fenomenal bir şekilde çözücü olabilir. İzleyicinin kendine benzer hissettiği oyuncuyla benzer davranış tarzı geliştirebileceği asla göz ardı edilmemelidir. Örneğin, başroldeki oyuncunun yansıttığı ‘kendini bulma’, ‘örnek olma’, ‘medeni cesaret’, ‘barışçıl olma’, milliyetçi olma’, ‘vatanı kurtarma’, ‘sosyal angajman’ vs gibi ana tema çerçeveleri genelde, izleyiciden sosyo-psikolojik bağlamda, identifikasyon yolunda davranışlar talep eder. İzleyici her zaman bu talebin farkında değildir. Bu durum kötü bir şey de değildir; doğru anlamda kullanıldığı sürece… Yazık ki, o karakterlerin ya da filmlerin temelindeki bu felsefe çerçevesinde, bir yığın film ve dizi filmin kötüye kullanıldığını hepimiz biliyoruz. Benim fikrim; sanat yapıtının ideolojiler üstü olması gerektiği yönündedir. İdeolojik elçilik yapan; doğrudan ya da üstü kapalı sahnelerle toplumu ‘öteki’leştiren, ‘bölen’, çoğunluktan farklı olana yaşama hakkı ve hoşgörüsü tanımayan görüntüler, halk üzerinde önemli etkiler yapar. Bunların, sosyal psikolojinin biçimlenmesi, kitle psikolojisinin tek yöne aktarılması üzerinde çok önemli çözücü etkileri vardır.

Hangi sorunlar film terapisinde daha yardımcıdır?

Duyguya hitap eden film malzemesi her zaman kullanılabilir malzemedir. Temiz eylem formatındaki malzemeler de öyle, terapide yardımcıdır: Yani, bir sorun nasıl çözülür? Diğer insanları neler ilgilendirir? Öteki de olabilmek, empati kurabilmek nasıl sağlanır? Uzun vadede davranışların oluşumunu neler etkiler? Bir şey nasıl yapılır? İnsanın kendine ve ötekine dair neyi yapması, neyi yapmaması gerektiğini anlatan v.s. malzemeler, temiz eylem malzemesidir.

İzlenecek filmlerin bir ölçütü var mı? Varsa neler?

Bu sorunun yanıtı kişisel yapıyla çok ilintilidir. Çok kötü yapılmış bir film kimi münferit vaka da, dramatik bir çözülmeye neden olabilir, etkiyebilir. O film, o vakaya çok hitap ediyor olabilir. Bu nedenle, bazı filmler için bazı belirli etkiler yapar tanımlamasına gitmek çok da anlamlı gelmiyor bana. Bu bir ağrı hapı değil. Şu filme baktığınızda şu ağrı kesilir diyemeyiz. Elli kişinin bir filme baktığını düşünelim; her birinde o filmin etkisi başka başkadır. Örneğin başoyuncu, genelde bunun için sunulan model olmasına rağmen, tüm izleyiciler aynı film kişisiyle mi kimlik eşlemesine gidecektir? Gerçekçi ve günlük yaşamın içinden sunulan rol modellerin, identifikasyonu sağladıkları biliniyor. Diğer yandan, bazı fenomenleri bilince çıkaran, yabancılaşmayı sergileyen örneklerde kim neyle neyi eşleyecektir? Örneğin bir uzaylının günlük yaşamını sergileyen bir filmde, kaç kişi o uzaylıyla özdeşlik kuracaktır? Bunu bilmemiz güç. Hangi filmin kime uyacağı konusunda insanlar terapistlerinden görüş alıyorlar. Ama bu bizim ülkemizde olan bir şey değil pek.

Film terapilerinin yan etkileri var mıdır? Varsa nelerdir?

Terapi amaçlı bir filmin yan etkisinin olmaması gerekir. Bu da terapistin neyi nasıl yaptığıyla çok ilgili bir soru. Örneğin terapist işkence geçmişi olan bir danışanına film terapisi uyguluyorsa; danışanının yaşayacağı şoku, o şokun o an yaşanıp yaşanmamasının gerekliliğini, o şokun yaratacağı korkuyu, antipatiyi, karabasan görme olasılığını, şiddet uygulamayla ilgili bir identifikasyonun olumsuz yönde olması ihtimalini, ve benzeri..yönetebilecek yeterlikte olmalıdır.

Film terapisi herhangi bir mesleğe ait duyguları saptamak konusunda yardımcı olur mu?

Elbette niye olmasın. Eğer tematik bir filmde kısmen bile olsa bir film figürü ya da film konusu ile benzeşim kurulursa, bu mümkündür. Şunu da eklemeliyim hemen: İzbe bir arşiv binasında, tozlu belgeler arasında hareketsizlik, unutulma, hayatın kıyısında olma, canlılığını kaybetme gibi acılar yaşayan bir arşiv memurunun bu acılarını tıpa tıp, ille de bir filmde keşfetmesi gerekmiyor. O film içinde, çevre kirliliğine karşı savaş veren bir figürün olağanüstü hareketliliğinde, savaşma azminde, değiştirme ve dönüştürme isteğinde de kendi acılarını keşfedebilir insan. Doğu Almanya ile Batı Almanya’yı bölen duvarın acılarını anlatan bir filmde görülen çözülme ve çözümlemeleri, Anadolu’nun ücra bir kasabasındaki duruma da taşıyabilmek, her zaman o kadar da kolay değildir. Söyleşinin başında da değindik iyi bir sanat yapıtının sınırları aştığına. İyi yapılmış filmler tıpkı modern zaman masalları gibidir. Çocukluğumuzun derin uykularına eşlik eden ninemizin masal anlatan sesi, bizi dingin bir uykuya taşır. Ama gelecekteki hayatımıza da iz düşer. İç ormanımızda patika yollar oluşturur. İlk adımı bizim atıp o patikayı gerçek bir yola dönüştüreceğimiz cesareti sunar bize. Modern zaman masalı olan filmlerde benzer bir iş görür içimizde. Bilgiyi, öteki hayatlardan edineceğimiz farklı açıları evrensel boyuta taşıyıp anlamamıza, keşfetmemize yarar. Ve keşfettiklerimizle yüzleşmemiz, hesaplaşmamız, yeni sayfalar açmamız konusunda bizleri yüreklendirir.

Yeri gelmişken, özellikle de TV dizilerinin hayatlarımızda bu anlamda önemli bir yeri olduğunun altını çizmek isterim. Dar hayatlarımızda o diziler yalnızca çok anlamlı olmakla kalmaz aynı zamanda duygularımız, duygusal yaşantılarımız üzerinde de önemli rol oynar. Dizilerin çok özel bir motivasyon güçleri vardır. Eğer doğru yönde kullanılırsa, müthiş bir gücü harekete geçirmeye ve yönlendirmeye yarar.

Film terapisinde tam olarak, ‘ben’i hâsıl eden nedir? Film bize nasıl yardımcı olur?

Her birimizin gerçekte görünen fiziki ve ruhi halimizi, bir buz dağının görünen ucuna benzetirsek o buzdağının, gerçekte görünenden çok daha büyük ve köklü bir parçasının suyun altında olduğunu kavramamız güç olmaz. Görünen kısım bilinç üstümüz, görünmeyen kısım ise bilinç dışımızdır. Görünen kısmı bilinç, akılcı bir forma sokarak sunar. Su altında kalan kısım insanın kendisi için bile bilinmezlerle doludur. Filmde model olarak sunulan figürden ya da filmin konusundan küçükler ve büyükler çok yönlü bir öğrenme süreci yaşarlar. Bu öğrenme sürecinde, suyun altında ve derinde kalan duygular, arzular, çatışmalar, korkular, öfkeler, tutkular, bağımlılıklar, dürtüler su yüzüne –bilinç üstü- çıkabilir. Ya da bu saydıklarımın, kimi duyguların yokluğu ortaya çıkabilir. Tematik olarak iyi hazırlanmış bir film her zaman, bu saydıklarımdan çok daha fazlasını sunar. Yaşama sanatının lügatını, bilgiyi, bilgeliği, sorgulamayı.. Bir film izleme esnasında, bunlara belli bir mesafeden bakmayı her an bırakabilmek, kendimizi filmdeki duyguya bırakmak ferahlatır. ‘Ben’e, içimizde, suyun altında kalan kısımdaki korkuya, arzuya diğer şeylere giriş yapmamızı kolaylaştırır. Her film bizde bir şeyi harekete geçirebilir. Geride iz bırakır ve bizi değiştirebilir. Bir kez bilince çıkan şey, sorgulayan bir beyinle kendi mecrasını bulacaktır. Çözüm de olabilir bu, çözümsüzlük de. Filmden ödünç alınmış şeydir, ‘ben’ de iz bırakan. İster o izin peşinden gider kendimize uygun bir patika, ardından da yol buluruz. İster o izi de büyük çabalar sarf edip geldiğe yere geri gömeriz.

Kendi içimizdeki işleyip duran sinemanın; yeniden yeniden tasavvur ettiğimiz, yeniden yeniden kurduğumuz içimizdeki filmin, daha sonraki etaplarda yetilerimizi iyileştirdiği, güçlendirdiği kanıtlanmıştır. Örneğin kampa tabii tutulan sporcular kullanır bu yöntemi: Hedefe kilitlenip onu tasavvur etmek ve durmadan aynı şeyi kurgulamak… O halde, ‘ben’ ve bilinçdışı üzerinde gerçek bir film niçin daha az etkili olsun ki?

Film terapisindeki efekt ile yaşam koçluğu arasında bir fark var mı? Nasıl ayırıyorsunuz bu ikisini?

Yazık ki buna dair, bildiğim kadarıyla henüz bir araştırma yok. Şu ana kadar film terapisi egzotik bir ‘olmak’a, kılavuzluk etti. Belki ikisi arasındaki en ayırıcı özellik bu diyebiliriz. Çünkü yaşam koçu olan biri ve danışanı arasında çerçevesi ve kuralları belli bir sözleşme vardır. Akıl ve idrak, ikisi arasında güçlü bir rol oynar. Aralarında, yeni donanımlar boyutunda bir diyalog vardır. Danışan kiralar bunları. O kira karşılığında koç, danışanı cesaretlendirir, harekete geçme yetisi kazandırır, gerçek ve duyguyla bağıntılı yeni deneyimler kazanmasına yardımcı olur. Bir sonraki etap koçun sunduğu donanımlar çerçevesinde ve koçluğun dışında gerçekleşecek, ikinci bir faz, yani başarı gelmelidir.

Buna karşılık bir film terapisinde öncelikle bilinçdışı ve duygular söz konusudur. Kurallara uygun olarak hükmettiğimiz, bastırdığımız duyguların azad edilmesiyle ilgili bir çalışma vardır. Her şey bizim filmi izlediğimiz esnada olur-biter. Koç bu nedenle daha başarılı olmalıdır, diye düşünüyorum. Çünkü danışan, ulaşmak istediği bir hedef çerçevesinde, yaşamını öyle değil de, böyle biçimlemek istediği için koç vardır. Ama insanlar sinemaya ya da bir filmi izlemeye böyle bir ön konseptle gitmezler. Bilinçdışı, bir konsepte sığmaz sanırım.

Size göre, yukarda sözünü ettiğiniz kalitede, terapide kullanılabilecek Türkiyeli filmler var mı? Varsa birkaç tanesinin adını verebilir misiniz?

Çok önemli bir soru bu. Elbette var. Özellikle son 5-10 yıl içinde yapılan filmlerin bir çoğunu çok kaliteli ve bizim ülkemizde, terapide çok yönlü kullanılabilecek filmler olarak görüyorum ben. Hatta bazı filmleri, –eğer mümkün olsaydı- 74 milyona uygular, ulusal toplu terapi malzemesi olarak kullanırdım.

‘Ulusal terapi’ biraz açabilir misiniz?

Ulusal terapi için çok yönlü kullanılabilecek en önemli filmlerden biri; Barış Pirhasan yönetmenliğinde gerçekleştirilen, “Ademin Trenleri” filmidir. Film kahramanı Hasan Hoca, Bekir’in kirletip terk ettiği Hacer’i ailesinden korumak için nikâhına alır. Ama ona hiç el sürmez. Bunu Allah’ın kendisine bir sınavı kabul eder. Hoca onca yoksulluğuna rağmen, kendi lokmasını bölüp paylaşarak Hacer’e ve dünyaya getirdiği kızı Fatma’ya, karşılık beklemeden yıllarca bakar. Bu yaşam, Hasan Hoca’nın Manisa’nın biraz uzağındaki yirmi hanelik küçük tren istasyonuna imam olmasıyla değişir. Kısacık bu özet içinde bile, onlarca odaklanılacak malzeme bulmak mümkündür: Hasan Hoca’nın Allah korkusu ve iç çarpışmalarından tutun, Hacer’in, nerdeyse tüm toplumun lanetlediği saf sevgisinin dilsiz ceremesini nasıl yaşadığına, nelerin umarsızlığında boğulduğuna, kasaba halkının her birinin konuya yaklaşımı ve bu yaklaşımların bireyde neyi yerinden oynatıp neyi kemikleştirdiğine kadar birçok şeye bakabiliriz: Töre, günah-sevap ve kadın-erkek ilişkilerine dair, farklı açılımlar sunuyor bu film.

Sinemamızdan başka seçkiler de verebilir misiniz?

Bir diğer, adını anmadan geçemeyeceğim film; Bilge Karasu’nun yapıtından sinemaya uyarlanmış “Usta Beni Öldürsene” filmidir. İp cambazı bir usta ve çırak çerçevesinde, evrensel bir konu işlenir bu filmde. Cambaz ipini düşünmelidir; özlemdi, düştü, silmelidir gönlünden. Değil mi ki, usta öyle ister çırak da, öyle yapacaktır. Yapmıştır da. Anılardan sonra, düşleri, özlemleri de silip atar içinden çırak. Ustasıdır önemli olan, öyle öğretilmiştir kendisine; işinin önemi öğretile öğretile büyütülmüştür. Ustası öğretmiştir bunu. Onu o eden işidir, işi olmalıdır. İşine duyduğu bu bağlılığı ustasına borçludur. Her şeyi ondan öğrenmemiş midir? Ona analık eden ustası değil midir? Ama her şeyi ondan mı öğrenmiştir gerçekten?.. Kendi, kendi benliğini ne ölçüde oluşturmuş olabilir? Olabilir mi, ayrıca? Ustası neler katmıştır kendisine, kendi neler katmıştır? Katmak ne demek oluyor gerçekte? Ustanın karşısına çıkarken insan, önceden hiçbir şey getirmemiş midir? Her şeyini ustası mı biçimlemiştir? O halde herkes, ustasının kendini biçimleyişiyle, kendi biçimlenişini çırağına aktarmasıyla mı biçimlenir? Çırak kendini beğenmeye başladığında mı ustasının kusurlarını görmeye başlar? Yoksa yanılgıların gölgesi, düşüncesi, düşü bile ustasını gitgide daha çok mu tedirgin eder? Çevrede gördüğü insanlardan ustayı tek ayıran şey, “usta” olması değil midir? Bu ustalık onu başkalarına benzediği halde başkalarından üstün kılan, koruyan tek şey değil midir? Ve usta da, çırağı yetiştirebilmiş olarak, toprağa kök salıp uğursuz sayılan bir soydan sayılmaktan mı kurtulacaktır? Ustanın, bundan kurtulması için, ölmesi gerekmesi; çırağın, bu ölümden sonra ustalığa yükselerek yaşaması gerekmesi, aynı zamanda bir seçememe hali, ustamızı ölüme sunarken bile, hala öğrenilmesi gereken çok şey olduğunu anlatan, en şaşkın ve zavallı halimiz midir?  gibi, bir yığın felsefi konuya birçok açıdan bakabileceğimiz bir filmdir “Usta Beni Öldürsene”.

Bir diğer film, “O Da Beni Seviyor” filmidir. 1973 Yazı, Malatya’da geçer… Rol model olarak alınan bir Saliha teyze ve henüz düşlerle gerçekleri ayıracak yaşta olmayan küçük Esma’yı anlatır.

Bir devri yeniden anlamak ve iç hesaplaşmalara açılım için kullanılabilecek filmlerden biri de, “Bekle Dedim Gölgeye” filmidir. Ümit Kıvanç’ın romanından yola çıkarak Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı 1990 yapımı film, Atıf Yılmaz’ın 12 Eylül ve öncesine eğildiği, politik içerikli çalışmalarından biridir. 68 kuşağından dört arkadaşın yıllar içerisinde yaşadığı savruluşu anlatır.

Farklı kişilikleri tesadüflerin gölgesinde bir araya getiren ve önce kendileriyle, ardından birbirleriyle iletişim kurmaya zorlayan olayların konu edildiği, Berkun Oya yönetmenliğindeki “İyi Seneler Londra” filmi.

Kasaba’nın genç delisi Jan Jan’ın naif aşk öyküsünün anlatıldığı, yönetmenliğini Aydın Sayman’ın üstlendiği “Jan Jan” filmi. Zülfü Livaneli’nin aynı isimli kitabından uyarlanan Abdullah Oğuz yönetmenliğindeki “Mutluluk” filmi. Göç eden ve köklerinden kopup bir başka toprağa sığınan, Türkiyeli bir delikanlının, Alman sığınma sisteminin içine düşüp, o çarkın içinde eriyip gitmesini anlatan, Reis Çelik’in senaryosunu yazıp yönettiği “Mülteci” filmi. Üç farklı gazete haberinden yola çıkılarak çekilen ve çağın çürüyen ruhunun resmini çizmeye çalışan, Yavuz Altun yönetmenliğindeki “Münferit” filmi. Suç ve günah temalarını derinlemesine inceleyen, senaristliğini ve yönetmenliğini Tayfun Pirselimoğlu’nun yaptığı “Rıza” filmi. Namus cinayetlerini konu alan, Handan İpekçi’nin senaryosunu yazıp, yapımcılığını ve yönetmenliğini de üstlendiği “Saklı Yüzler” filmi. Turgut Yasalar’ın Ahmet Ümit’in romanından uyarladığı “Sis ve Gece” filmi. Senaristliğini ve yönetmenliğini Fatih Akın’ın yaptığı “Yaşamın Kıyısında” filmi. Şehir hayatı ile doğup büyüdüğü kasaba arasında sıkışıp kalmış bir karakterin işlendiği, Semih Kaplanoğlu’nun senaryosunu yazıp yönettiği “Yumurta” filmi. İnsanlar arasındaki yabancılaşma, çaresizlik ve aşk duygularını konu alan, Cemal Şan’ın senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı “Zeynep’in Sekiz Günü” filmi, aklıma gelenler. Rahatlıkla film terapisinde kullanılabilirler. Fakat önemle altını yeniden çiziyorum; terapiyi yapacak olanın yetkinliği, konusunda ustalığı çok önemlidir. “Usta Beni Öldürsene” filminin, çırağı konumunda olan terapistlere önerilmez.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>